Din Eğitiminin Püf Noktası

Diyanet Aylık Dergisi’nin Ağustos 2025 sayısında din eğitiminin püf noktasını kaleme aldık. Dikkatlerinize sunuyorum.
“Deki: Duanız olmasa Rabb’im size niçin değer versin! …”
(25 Furkan: 77)
Allah Resulü (s.a.s.), Allah yolunda uzun seferlere çıkmış, üstü başı tozlanmış, saçı başı dağılmış, ellerini göğe uzatarak, “Yâ Rab, yâ Rab!” diye yalvarıp yakaran bir adamdan söz etti ve “Fakat onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram; haram ile beslenmiş. Peki, böyle birinin duası nasıl kabul edilsin!” buyurdu. (Müslim, Zekât 65; Ahmed, II, 328. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 3)
***
Anne babanın çocukları üzerinde hakları olduğu gibi, çocukların da anne babaları üzerinde temel hakları vardır. Bu hakların başında ise, onları yalnızca bilgiyle donatmak değil; anlam, bilinç ve değer kazandıracak bir eğitimle büyütmek gelir. Ne var ki, eğitim çoğu zaman öğretimle karıştırılmakta; özellikle din eğitimi, kuru nasihatlere ve şekli ritüellere indirgenmektedir. Oysa öğretim; namazın vakitlerini, rekâtlarını, dualarını öğretir. Eğitim ise, çocuğa namazla yaşamanın anlamını kazandırır. Çünkü namaz sadece kılınan bir ibadet değil, hayatla kurulan bir bağdır.
Bu bağın kurulabilmesi için çocuğun içinde yetiştiği ev ortamı belirleyicidir. Her bitki kendi ikliminde yeşerir; iman ve İslam iklimiyle kuşatılmamış bir evde, dini bilinç kalıcı bir kök salamaz. Çocuklar öğütlerden çok örneklerden etkilenir. Zira hâl, sözden daha güçlüdür. Dil bir iddiaysa, yaşam bir delildir. Helal ve harama dikkat eden bir anne babanın çocukları, bu sınır duyarlılığını doğal bir şekilde içselleştirir.
Gerçekte çocuklar, öğrenmekten çok hatırlar. Onları eğiten şey dersler değil, yaşanmış anılardır. Bilinçaltlarına dokunan, duygularını besleyen, düşseler bile tutunabilecekleri samimi, sahici, sağlam hatıralar… Bu yüzden anne baba ya da öğretmen olmak, en çok da unutulmaz güzel anılar bırakabilmektir.
Eğitimin en kalıcı ve en etkili biçimi, hayatın içinden süzülerek çocuğun zihnine ve yüreğine dokunan doğal anlardır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) aile hayatı, bu anlamda sadece bireysel değil, kuşaklar boyu sürecek ahlâkî ve duygusal bir eğitimin izlerini taşır. Onun, sade ve samimi aile buluşmaları bile derin bir eğitimsel bilinç taşır. Tıpkı sıradan bir akşamda kızı Hz. Fâtıma (r.a.) ile damadı Hz. Ali’yi (r.a.) ziyaret edişi gibi… Her aile ferdinin birbirine yaklaştığı o mütevazı buluşmada, kızı ve damadıyla sohbet edip, torunları Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.) ile oyunlar oynayan Resûlullah, geceyi de onların yanında geçirir. Bu tablo, sevgiyle örülmüş bir aile ortamında çocuğun eğitimi nasıl olur sorusuna somut bir cevaptır.
Gecenin bir vaktinde uyanan Hasan (r.a.), susamış bir çocuğun masum talebiyle su ister. Hz. Peygamber (s.a.s.), kızından ve damadından önce davranır; kırbadan su doldurur ve bardağı Hasan’a (r.a.) uzatır. Tam o sırada uyanan Hüseyin (r.a.), çocuk kalbiyle “Önce ben içeceğim!” diyerek bardağa uzanır. Kardeşi vermek istemeyince çocuklar arasında ufak bir tartışma başlar. Hüseyin (r.a.), küçüklüğünün avantajını kullanmak istercesine ağlamaya başlar. Anne ve baba, bu sahneyi sessizce ve dikkatle izlerken, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaklaşımı yalnızca anı yatıştırmak değil, çocukların bilinçaltına adalet duygusunu ilmek ilmek işlemektir. “Yavrucuğum, kardeşin suyu senden önce istedi. Önce kardeşine içirelim, sonra da sana içiririz.” buyurur Hüseyin’i (r.a.) nazikçe engeller, suyu önce Hasan’a (r.a.) verir. Hasan (r.a.a) suyu içirdikten sonra, yeniden kalkar ve Hüseyin (r.a.) için yeniden su getirir. Bu zarif adalet dengesini gören Hz. Fâtıma (r.a.) merakla sorar: “Ey Allah’ın Resulü, sanırım Hasan’ı daha çok seviyorsunuz?” Hz. Peygamber (s.a.s.) cevabında sevgiyle örülmüş bir ilke sunar:
“Hayır, öyle değil. Ben Hasan’ı Hüseyin’e tercih etmiyorum. Her ikisinin de benim gözümdeki değerleri birdir. Benim Hasan’ı savunmamın sebebi, öncelik onun hakkı olduğu içindir. Çünkü o, daha önce su istemişti. Sıraya uymak gerekir. Yoksa kıyamet günü ben, sen, bu ikisi ve şu yerde yatan Ali, hepimiz cennette aynı yerde olacağız.”[1]
Bu kısa ama yoğun yaşantı, sıradan bir aile içi diyalog gibi görünse de, gerçekte çocukların zihnine helal-harama dikkat etmeyi ve başkasının hakkına saygı göstermeyi yerleştiren; karakter inşasına katkı sunan derin ve kalıcı bir anlam taşır. Hz. Hasan (r.a.) yıllar sonra, Müslüman kanı dökülmesin diye kendi hakkı olan hilafetten feragat ettiğinde; Hz. Hüseyin (r.a.) ise Kerbelâ’da, hakkı gasp eden zalimlere karşı canı pahasına direndiğinde, bu davranışlarında çocukluk yıllarında dedelerinden gördükleri adaletin, hakkaniyetin, başkasının hakkına saygının ve dengeli sevginin izleri açıkça görülmektedir. Zira çocuklar nasihatten çok yaşanmışlığı hatırlar. O yaşanmışlık, bir gün davranışa dönüşür; kişiliğin omurgası olur. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnekliği, her yönüyle, yaşarken eğitmenin ne demek olduğunu en zarif biçimde bize öğretir.
Hz. Hasan (r.a) yine yıllar sonra hâlâ unutmadığı, kendisinde derin izler bırakan bir anıyı kendi ağzından şöyle anlatır:
“Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) elimden tuttu. Yolumuz sadaka hurmalarının bulunduğu yere uğradı. Ben o zaman çocuktum; eğildim ve bir hurma alıp ağzıma attım. Hz. Peygamber (s.a.s.) derhal onu ağzımdan çıkarıp attı. Oradakilerden biri: ‘Neden böyle yaptınız, hurmayı yese ne olurdu?’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) adama ‘Sadaka Peygamber ve Ehl-i Beyt’ine helal değildir!’ cevabını verdi.” O sırada yanlarında bulunan Ebu Hureyre (r.a.) aynı olayı şöyle nakleder: “Hasan b. Ali (r.a.) sadaka hurmalardan bir hurma aldı ve ağzına koydu. Allah Resulü (s.a.s.) hemen müdahale ederek, ‘Tükür! Tükür! At onu! Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin.’ buyurdu.[2]
Henüz mükellefiyet çağına ulaşmamış bir çocuğa yönelik bu müdahale, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) değer eğitimine dair bilinçli ve derinlikli yaklaşımının çarpıcı bir örneğidir. Torunu Hz. Hasan’ın (r.a.) sadaka hurmasından bir tanesini alıp ağzına atması üzerine Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gösterdiği anlık, fakat ölçülü ve çok boyutlu tepkisi; sadece o anı yaşayan çocuğun değil, aynı zamanda olaya şahit olan tüm bireylerin zihninde helal-haram bilincine dair silinmez bir iz bırakmıştır.
Hz. Peygamber’in müdahalesi, pedagojik inceliği ve sembolik gücüyle dikkat çeker. “كَخْ كَخْ” (Kah, kah!) gibi bir çocuğun anlayabileceği düzeyde, boğazı kazıtarak tükürmeyi teşvik eden doğal ve etkili bir sesleniş kullanması, iletişimi çocuğun algı seviyesine indirgeyen örnek bir yöntemdir. Devamında gelen “ارْمِ بها” (At onu!) emriyle somut ve açık bir yönlendirme yapılmakta, davranış düzeltme süreci çocuğun zihinsel ve duygusal gelişim seviyesine uygun biçimde yürütülmektedir.
Ancak bu pedagojik müdahalenin yalnızca sözel bir uyarıdan ibaret olmadığı görülmektedir. Hz. Peygamber’in hurmayı bizzat kendi eliyle çocuğun ağzından çıkarması, dinî değerlerin soyut anlatımlarla değil, bedensel ve doğrudan etkileşimli deneyimlerle içselleştirilmesine verdiği önemi gösterir. Bu davranış, çocuğun zihnine yalnızca bir bilgi değil, aynı zamanda duyuya dayalı, somut ve travmasız bir farkındalık yerleştirme çabasıdır.
Özellikle dikkate değer olan husus, söz konusu çocuğun henüz mükellef olmamasına rağmen Hz. Peygamber’in bu derece dikkatli ve özenli bir eğitim müdahalesinde bulunmasıdır. Bu durum, helal ve haram bilincinin yalnızca şer’î mükellefiyetle değil, kişilik inşası ve vicdan terbiyesiyle de doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyar. Çocuğun ilerleyen yaşlarında bu tecrübesini net bir şekilde hatırlıyor olması da, bu tür erken döneme ait yaşantıların ne kadar kalıcı, öğretici ve değer yönelimini belirleyici olabileceğini göstermektedir.
Bu örnek, anne-babalara ve eğitimcilere; dini ve ahlâkî değerlerin aktarımında erken yaşların ne kadar belirleyici olduğunu, çocuklara hitap dilinin yaşa uygunluğu kadar davranışın eşlik eden sembolik gücünün de önem taşıdığını hatırlatmaktadır. Hz. Peygamber’in bu yaklaşımı, çocuğu korkutmadan ama rehberliğin tesirini arttırarak sınır bilinci inşa etmenin, hem ilahî hem de pedagojik boyutunu yansıtan nadide bir örnek olarak değerlendirilebilir.
Medine’de geçen ve kahramanı o sıralarda henüz çocuk olan Râfiʿ b. Amr (r.a.) tarafından içtenlikle aktarılan başka bir anı, bireyin ahlaki gelişiminde derin ve kalıcı etkiler oluşturan evrensel bir deneyimi gözler önüne serer. Rafi (r.a.) yıllar sonra bu anıyı şöyle anlatır: “Henüz çocuktum, Ensâr’a ait hurma ağaçlarını taşlardım. Bir gün beni yakalayıp doğruca Allah Resûlü’ne (s.a.s.) götürdüler. Allah Resulü (s.a.s), ‘Yavrucuğum! Hurma ağaçlarını niçin taşlıyorsun?” diye sordu. ‘Açtım, karnımı doyurmak için.’ dedim. Allah Resulü (s.a.s.), ‘Yavrum, bir daha ağaçları taşlama, altına dökülenleri toplayıp ye. Allah onlarla seni doyurur.’ buyurdu ve başımı okşadı. Sonra da ‘Allah’ım, bu çocuğun karnını doyur.’ diye bana dua etti.”[3]
Hz. Peygamber’in Râfiʿ b. ʿAmr’a yaklaşımı, çocukların helal-haram algısının ve sınır bilincinin nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair son derece dikkat çekici bir örneklik sunar. Ağaçları taşlayarak meyve toplamaya çalışan bir çocuğu cezalandırmak, azarlamak ya da günah kavramlarıyla korkutmak yerine, onu önce dinlemiş, açlık sebebini öğrenince de hem insani hem pedagojik bir çözüm üretmiştir. Yere düşen meyveleri toplamasına izin vererek haramla helal arasındaki çizgiyi yaşatarak öğretmiş; “yavrucuğum” şeklindeki müşfik hitabıyla hem duygusal güveni tesis etmiş hem güvenli bir iletişim ortamı kurmuş ve böylece çocuğun mahcubiyet değil aidiyet hissetmesini sağlamıştır. Muhatabının yaş düzeyini dikkate alarak, soyut dinî kategorilerle değil, somut ve uygulanabilir bir öneriyle—yere düşen meyveleri toplama izniyle—yönlendirme sağlamıştır. Açlık temelli bir davranışı ahlâkî bir zaaf olarak değil, insani bir ihtiyaç olarak değerlendirmiş; pedagojik bir duyarlılıkla yalnızca ikazda bulunmakla yetinmemiş, aynı zamanda dua ile onun maddî açlığını manevi bir merhametle kuşatmıştır. "Haram" veya "günah" gibi tehdit içerikli dinî söylemlerden uzak durarak, çocukla kurulan dinî iletişimde yaşa ve gelişim düzeyine uygun, travmatize etmeyen bir dil tercih etmiştir. Bu yaklaşım, Hz. Peygamber’in çocuk eğitimine dair sezgisel değil, bilinçli ve bütüncül bir ahlâk ve iletişim metodolojisine sahip olduğunu göstermektedir.
Bu yaklaşım, çocukların helal ve haramı soyut dini kavramlar olarak değil, somut ve yaşanabilir sınırlar üzerinden tanımalarının ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. Küçük yaşta yaşanan bu tür deneyimler, sadece bilgi değil bilinç inşa eder. Dolayısıyla anne-baba ve öğretmenler, çocuklara dinî değerleri aktarırken korku yerine rehberlik, yasak yerine yönlendirme, ceza yerine anlayış temelli bir dil kullanmalı; helali sadece anlatmakla kalmayıp, çocukların onu güvenli ve saygılı bir ilişki içinde yaşayarak öğrenmelerini sağlamalıdır.
Çocuk terbiyesinde örnek davranışla model olmanın belirleyici rolü inkâr edilemez olmakla birlikte, bu rol nasihatle desteklenmediğinde eksik kalabilir. Ne var ki, çocuklara yönelik nasihat, emredici ve tepeden bakan bir tonla değil; bilakis, samimi, içten ve kalbi yumuşatıp incelten bir üslupla yapılmalıdır. Nitekim “vaz-u nasihat”, yalnızca bilgi aktarma değil, “dostça ve içtenlikle, kalbe dokunan bir dil ile hakikati hatırlatma” olarak tanımlanmalıdır. Bu yaklaşım, çocuğun bireysel farklılıklarını, gelişimsel ihtiyaçlarını ve psikolojik durumlarını dikkate alarak gerçekleştirildiğinde anlam kazanır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) eğitim yöntemi, bu bağlamda dikkat çekici bir örneklik sunar. O, eğitimi teorik bir aktarım olarak değil, hayatın içinde doğal bir süreç olarak inşa etmiş; çoğu zaman bizzat yaşayarak, yerinde ve zamanında yaptığı müdahalelerle öğretmiştir. Modern pedagojik dille ifade edilecek olursa, Hz. Peygamber’in eğitimi, “öğretici eylem” değil, “eğitici yaşantı” ekseninde şekillenmiştir.
Bu anlayışın en somut göstergelerinden biri, hadislerin sayısal sınırlılığıdır. Yirmi üç yıl süren nübüvvet sürecine rağmen, mevcut hadis külliyatı göz önünde bulundurulduğunda, Hz. Peygamber’in konuşma merkezli bir eğitim modelinden ziyade, özlü, hedefli ve ihtiyaç temelli bir öğretim yöntemi benimsediği görülmektedir. Onun sözlerinin az ama etkili oluşu, eğitimde niceliğin değil niteliğin esas alınması gerektiğine işaret eder. Sık ve uzun konuşmalar yerine, kısa ama yerinde müdahalelerle inşa edilen bir pedagojik yapı söz konusudur. Bu duruma en bariz örnek, onun en uzun konuşması kabul edilen Veda Hutbesi’nin dahi, aslında farklı yer ve zamanlarda yapılmış parça parça beyanlardan oluşmasıdır. Bu metin, daha sonra alan uzmanlarınca derlenmiş ve bütüncül bir forma kavuşturulmuştur.
Bütün bunlar, çokça konuşarak çokça şey öğreteceği zannına kapılan bugünkü din eğitimi anlayışı için ciddi bir sorgulama zemini sunmaktadır. Günümüzün eğitim pratikleri, özellikle dinî alanlarda, hâlâ ağırlıklı biçimde söz merkezli bir yapıya sahiptir. Sürekli vaaz eden, aralıksız konuşan, her fırsatta öğüt vermeye çalışan bir eğitici profili yaygındır. Ne var ki, pedagojik tecrübe bize göstermektedir ki, çok konuşmak çoğu zaman hiçbir şey anlatamamakla, hatta ters etkiyle sonuçlanabilecek bir bıkkınlık ya da itici etki doğurmakla eşdeğerdir.
Daha da endişe verici olan ise, bu nasihatlerin, kendini kemâle ermiş, dinî sorumluluklarını tamamlamış ve neredeyse cenneti garanti etmiş bir üstünlük psikolojisiyle yapılmasıdır. Bu durum, dinî eğitimi hem içerik hem yöntem açısından sekteye uğratmakta, etkili olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Dolayısıyla, dinî bilgi taşıyıcısı konumundaki herkes—ister bir ebeveyn, ister bir öğretmen, ister bir din görevlisi olsun—öncelikle söylemini değil, yaşamını gözden geçirmelidir. Vaazdan önce şahitlik, sözden önce eylem, hitaptan önce temsil gelmelidir. Hz. Peygamber’in örnekliğinde olduğu gibi, İslam'ı öğretmenin en güçlü yolu onu yaşamaktır. Gerektiğinde ise, yerinde ve zamanında yapılacak sade ama anlam yüklü müdahaleler, sözle anlatılamayan hakikatleri çok daha etkili biçimde aktaracaktır.
(Bu yazı küçük değişikliklerle Diyanet Aylık Dergisinin Ağustos 2025 sayısında (s. 26-29) yayımlanmıştır.)
[1] Ahmed, I, 101.
[2] Rivayetler için bakınız: Buhari, Zekat, 60, Cihad, 188; Müslim, Zekat, 161, 167; Malik, Muvatta, Sadaka, 13, 15; Tirmizi, Zekat, 25; ; Nesai, Zekat, 95, Fey, 15; Ahmed, I, 200, II, 279, III, 402; Heysemi, Mecmauz-Zevaid, I, 294-295.
[3] Ebu Davud, Cihad, 85; Tirmizi, Büyu’ 54; İbn-i Mace, Ticaret, 67.








Yorum Gönder